Şeytanın Tahtında: Kemik Tapınağı’nın Derinliklerine Yolculuk
Şeytanın Tahtı'na çıkarken, Kemik Tapınağı'nda kaybolmayın! Belki de burası, en havalı ceset selfie'lerinizi çekeceğiniz yer!
3 saat önce
Her şeyin bir sonu olduğu doğru ama bazen, o sonun ardında bambaşka bir başlangıç olduğunu da unutmamak gerek. Eski dünya ölüyor derken aslında altını çizdiğimiz şey, tam olarak neyin yok olduğu ve bunun ardında yatan karmaşa. Antonio Gramsci’nin o ünlü cümlesini hiç de yersiz kullanmadığını düşünüyorum. Zira sadece olayların değil, bizlerin de zamanı değişiyor. Zaman devirleri değişir; ama biz insanlar, eski alışkanlıklarımızla yeni çağa ayak uydurmaya çalışırken bir karşımıza bir de karanlıkta gizli olan canavarlar çıkıyor. Ancak ; Şeytan’a inanmak ne kadar mantıklı? Şeytanın baştan çıkarıcı yolları, sadece kurbanlarına değil, aynı zamanda kendi akıl sağlığımıza da tehdit oluşturuyor. Anlayacağınız, Şeytan bir yandan bir modern sanatçı gibi, bizleri performansının bir parçası haline getiriyor. Bazen düşündükçe gülmeden de geçemiyorum; “Acaba bu deli saflığımızla nereye kadar gidebiliriz?”

Filmler dünyasının da kendi karanlık sırları var. İlk film sonrası gelen The Bone Temple, beklenmedik bir sürprizle karşımıza çıktı. Hemen belirtmeliyim ki, Nia DeCosta’nın yönettiği bu filmde, Danny Boyle’un jimnastik sahneleriyle dolu enerjisi yok ama derin bir anlam var. İlk filmde sadece kan, vahşet ve çığlık varken, burada işin içine felsefi ve grotesk bir dokunuş katılmış. Spike karakteri, zıvanadan çıkmış tarikatçıların elinde kalmış; kendisi gibi kaybolmuş ruhlarla dolu bir ormandan geçerken, bizlere daha derin ve düşündürücü bir bakış açısı sunuyor. Ama bu arada, Dr. Ian Kelson’u da unutmamak lazım; ölümle dans eden bir adamın hikayesini izlerken kendinizi bir nevi self-help kitabının sayfalarında bulabilirsiniz. “Dans ederken dikkat et, ama bir yerlerde olmak zorunda olmadığını da unutma,” der gibi. Dr. Kelson, bir nevi modern çağın İkarus’u gibi, cesur ama kaybolmuş bir karakter.
Filmin derinliklerindeki tüm karakterler, deliliğin ilahi kokusunu taşıyor gibi. Birçoğu, bu bahçeyi keşfetmeye çalışırken diğer yanda da içsel bir yolculuğa çıkıyor. Kimisi umudun çiçeklerini topluyor mısır tarlasından; kimisi ise dikenlerinin yarattığı acıdan saplantı haline gelerek bir taç yapıp takıyor kafasına. Gerçekten de, bu noktada en iyi mottom, “Deliliği Hatırla” olmaya aday. Gördüğüm kadarıyla, filmin her bir karakteri, ruhsal bir labirentte kaybolmuş durumda ve kendi deliliğinin serin sularında yüzmeye çalışıyor. Kim bilir, belki de tüm bu çılgınlığın içinde kendimize tutunacak bir dal bulmak, en büyük başarıdır. Elimizi uzatıyoruz ama tutacak bir dal bulmak ne kadar zor!

Aynı zamanda, bu film bize hatırlatıyor ki, unutursak bizim için özel olan değerleri kaybetmiş olacağız. Şeytana sunduğunuz elimiz her seferinde bir bedeli var; bu bedel de ruha dönüşürse neler olabileceğini düşünmek bile zor. Şeytanı sadece bir varlık olarak görmemek gerekir; o bir ruh hali, bir durumdur.* Cehaletle dolu bir dünya düzeninde, unuttuklarımız ya da sahip olduğumuz değerler, en büyük kaybettiklerimiz olmalı. Nihayetinde bu yeryüzü cehennemi, kendimizi kaybettiğimizde daha da derinleşiyor. Unutmak, bu cehennemi bizler için bir lanet haline getiriyor.

Filmin sonunda elbette bir sonuç var! Zaten her film, bir yanıyla da bize hata yapmamayı öğretmiyor mu? Her seferinde karşımıza çıkan dilek ağaçlarında ya da labirentlerin karanlık köşelerinde, yine de aklımızın köşesinde saklanıyor. Hatırlamak, bu dünya çapındaki cehennemde belki de bizi kurtaran meyve. Ve o unutulmuş olan kahramanlar, Samson’un varlığında yeniden hatırlanmasını bekliyor. Olmaz mı? Campanella’nın cenneti, belki gözlerimizde yeniden yeşeriyor. 28 yıl geçse de ruhlar, hayatta kalma mücadelesini sürdürüyor.
Filmin mesajlarını özümsemek, bazen komik ama yaralayıcı bir gerçeklik sunuyor. Unutmak ve hatırlamak arasındaki dengede kalarak belki de üçüncü filmde aklı selim ile kaosun mücadelesine tanık olacağız. Sonuç olarak, belki canavarların tahtı bir gün dağılacak; kim bilir?
Editörün Notu: Kemik Tapınağı, gerçekten de ilginç bir yolculuk sunuyor. Felsefi bir bakış açısıyla dolu, kan dolu ve komik bir deneyim.
Not: 4 / 5
Yönetmen: Nia DaCosta
Oyuncular: Ralph Fiennes, Jack O’Connell, Erin Kellyman, Alfie Williams
Henüz yorum yapılmadı, ilk yorumu sen yapmak ister misin?