Fallout’un 2. sezonu, benim gibi hayranlar için tam bir hüsran kasvetindeydi, ancak şimdi finali izledikten sonra “Son kertede resmin tamamını görünce daha memnun ayrıldın mı?” diye sorarsanız, “Evet” derim. Ama bu memnuniyet şahane bir mutluluk değil, daha çok “en azından biraz daha iyiydi” kısmına denk geliyor. Yani sonuçta, evet, biraz daha memnun ayrıldım ama bu, “seyir zevki yeni bir kademeye geçti” demek değil. Bazen öyle oluyor ki, kötü olanın daha kötü bir alternatifi olur. İşte 2. sezon da bu kötü alternatifin peşinden koşup durdu gitti.
Aslında dizinin potansiyeli var, fakat senaristlerde bir sıkıntı var gibi. Dikkatle bakarsanız, yazarlar adeta konu üzerinde kendi kendilerini imha ettikleri yerlerde, “Bunu buraya koydum, bu nasıl olur acaba?” diye düşüne düşüne sona ulaşmışlar gibi duruyorlar. Hani bazı ters köşe olayları vardır ya, işte bazıları ters köşe oldu ama tam anlamıyla değil. Yani bir şey yokken bir şeyler var oldu. Ekibin sahneleri ekrandan geri yansıtma yeteneği oldukça etkileyici ama biraz da belirsiz kalıyor.
Mesela Robert House karakterinin, kontrol manyağı bir otokratik liderden, biraz daha karizmatik bir psikopat rolüne geçişi, izlemek için güzel bir değişim ama *tam olarak görmek* istediğim profil bu değil. Yine de bu karaktere hayat veren Justin Theroux’un performansının hakkını yememek lazım; kesinlikle takdir edilmeyi hak ediyor. Hani diyebilirsiniz ki, “Robert House’u izlemek mi istiyorsun?” Ben de “Hayır, tabii ki House’u değil, daha iyi House’ları!” diye cevap vermektedir. Daha çok “House” izlemek için aslında belgesel tarzı bir içerik izlemeyi tercih ederdim ama ne yazık ki öyle bir şey yok dizide.
- Dizinin ilk bölümlerinde gideceği sinyal verilen yerden farklı bir yola sapması beni şaşırttı. Beklemiyordum, bu da başta yaşadığım panik duygusunu güzelce temizledi. Ama gözlüğümden önceki zaman dilimini görememek üzücüydü.
- Ve evet, karakterin ekran süresi gerçekten oldukça kısıtlıydı; hem de gül gibi açan neflower sahneleri ile dolup taşmasına rağmen. İçinde bulunmadığımız 200 yıl öncesine dair flashback sahneleri, House’un özlem giderme ihtiyaçlarını karşılamada oldukça yetersiz kaldı. Gerçekten uzaktan bir akraba gibi hissediyoruz.
Tabii, dizi prodüksiyonları uzun form anlatı türlerinde “ağırdan almak” trendine girmiş durumda. Bunu göz önünde bulundurursanız, ikinci sezonun çıkışının neredeyse iki yıl sürdüğü anlaşılıyor. Yani bu kadar bekleyişten sonra, bir kademe daha yukarı çıkmayı bekliyordum. Fakat sekiz bölümde yavaş yavaş akan bir tempo görmek, izleyiciyi ciddi anlamda daha fazla bekletiyor, ardından ani bir hızla olayların başlaması tutarsızlık yaratıyor. “Akşam yemeği sizin için biraz uzun sürdü, değil mi?” diye sorsalar, “Evet, ama sunum çok kötüydü!” derim. Bu sezonun “arkası yarın” anlayışıyla bitmesi, yalnızca beni sinirlendirmekle kalmadı, aynı zamanda tatmin edici de olmadı.
Ve o Deathclaw’ların Strip’te ne işi var? Oradan oraya nasıl geçtiler anlamadım. Bir iki cümlede geçiştirilmiş bilgi verin be kardeşim, meraklandırmayın! Yani bir çok başyapıtın “final” yapısına uymazken, yeraltı trollere 200 yıl kadar yolu geçemeyen bir “hayvana” göz ardı edilmelerini istemiyorum. O kadar zaman geçti, biraz detaylı bilgi verebilir misiniz?
Editörün Notu: Şu an, eğer şöyle bir değerlendirme yapsaydım, seyir keyfi yerinde olsa bile, “Bunu saymayız; bir daha bekleriz” diyorum. Dolayısıyla 3.5 / 5.
Yayınlandığı Platform: Prime Video