Hadi gelin The Sandman dizisinin derinliklerine dalalım. Dizi, yalnızca bir hayal gücü harikası değil, aynı zamanda izleyiciler için bir *karakter maratonu*, bir *duygusal serüven* ve bir dizi spoiler kapısı. Önceden izlediğimiz için röportajda bazı yerlerde hafif spoiler yediğinizi düşünebilirsiniz; ama endişelenmeyin, zira spoiler demek, heyecan demektir! Yani her önemli içeriğin (belki bir çiğ köfte gibi) içinde biraz baharat var, değil mi? Eğer spoiler hayal edemeyeceğiniz kadar korkutucu geliyorsa, röportajı dizi bittikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.
Onur: İlk sorum Bay Holbrook’a! Ah, The Corinthian. Çizgi romanlarda tam anlamıyla bir kâbus. Fakat dizide, kâbus olmanın yanı sıra fanteziye de kapılar aralıyor. Bu bir doğaçlama mıydı, yoksa senaristlerin sürpriz yumurtalarından biri mi?
Boyd Holbrook (The Corinthian): Gördüğünüz gibi, Corinthian sadece Doll House’da bulunuyor. Bizim, karakteri keşfedip yolun sonunu *Seri Katil Fuarı*’na ulaştırabilmemiz için 10 bölüm boyunca kaplumbağa hızıyla ilerlememiz gerekiyordu. Bir kâbusu, furya gibi rahatsız edici bir zorba haline getirmek pek de akıllıca olmazdı, doğrusu. Sofistike ve haftanın modası gibi görünmeli! The Corinthian bana göre bir bukalemun, duruma göre kendi rengini değiştiren bir camdan bakan. Karakterin çizgi romanda da bu özelliği var ama dizide bunu genişletme fırsatı bulduk. Yani övgü benim değil, genelde kafamızı kullanarak çalışan yaratıcı ekibin.
Onur: Ne kadar diplomatik bir yanıt! Şimdi sıradaki sorum, Bayan Samunyai için. Rose Walker, Morpheus’un etrafındaki vampirlerden ve aşırı tuhaf karakterlerden oluşan evrende insanlığın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir karakter. Peki, Rose’u böyle renkli yapan nedir? Yoldaşları arasında kim sizce en renkli karakter?
Vanesu Samunyai (Rose Walker): Soruyu kendim olarak mı, yoksa Rose olarak mı yanıtlayayım? Yani ben de bir karakterim, elin gülü gibi bir diva değilim ki! Ama Rose olarak yanıtlayacak olursam, elbette güvene ihanet etmeyip Lyta’yı seçerdim. İkisi arasında öyle derin bir bağ var ki, bir gün Rose’un burcunun değiştiğini öğrenmeyeceğiz inşallah!
Onur: Ah, çok güzel bir geçmiş, tebrikler! Peki ya kendi adınıza?
Vaneus Samunyai: Ahh, herkes arasında ayrı bir yerim olan kişiler var. Ama Chantal ve Zelda’nın yeri bende bir başka. O ikili sıkı bir düet yapıyor; onların diyalogları gibi komik bir senaryo bulmak, Kenan Doğulu’nun yüzünü görmeye benziyor – açın çok komik! Kendi içimden gelerek, bir kocaman gülümsemeyle yola devam ediyorum.
Onur: Şimdi Morpheus’a bir göz atalım. Kendisi tanrı gibi bir figür; ne tam bir tanrı ne de gerçek bir insan. Onun ikili doğasını yansıtırken en çok zorlandığınız nokta neydi? Rüya mı, kabus mu, yoksa gazete aboneliği?
Tom Sturridge (Morpheus/Dream): Karakterin bu geçişleri gerçekten çok kritik bir nokta. Zira bilinçli olan her varlığın rüyalarının sorumlusuyum, bu da; ruh halimizi bazılarını hemen kapı dışında unutturan zor kamyon sürücüsü gibi hissettiriyor. *Bilinçaltı korosunun yöneticisi olarak nasıl şarkı söyleyeceğimi* bile bilmeden RÜYA’ları yönetiyorum. Ama bu, her türlü duyguyu bastırmak zorunda kaldığım anlamına geliyor. Bu muazzam hislerle dolup taşacak halim yok! Ama en heyecan verici kısımlar, o anlarda beni *kahraman* yaparken duyguların dışa vurmasına izin vermem gerekiyordu. Ve evet, o anlar da tarihi metinlerde yer bulacak kadar muazzamdı!